Güreş yazan Murat Sertoğlu, güreşten pek hoşlanan Atatürk’ün çoğu kez yanındaki arkadaşlarını güreşmeye teşvik ettiğini, hele iri cüsseli iki yakın dostu Vasıf Çınar ile Refik Koraltan’ı güreştirmekten bilhassa büyük haz duyduğunu yazmaktadır
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Cevat Abbas Gürer’in bir anısı da bunu doğrulamaktadır. Rahmetli Gürer, “Sel Kitapları”nın “Atatürk Kütüphanesi” dizisinin 8. kitabı olarak yayınlanan “Yakınlarından Hatıralar” adlı eserde bir anısını şöyle nakleder:
“..Bir ağaç dibinin toprağını kabartan ve o civarda yalnız çalışan bir işçinin önünde Atatürk durdu. İşçiye o kadar yakındı ki, çapasının kalkıp inmesinden fırlayan toprakların küçük parçaları Atatürk’ün zarif ve düzgün ayakkabılarını okşuyordu. Önünde duran, karşısına dikilen bu kişiye işçi bakmadı bile. Bu vaziyette epeyce durduk ve seyrettik.
İşçi ne kendine ne de çapasına bir an dinlenme fırsatı vermiyordu.
Atatürk’ün: - Nerelisin çocuğum?..
Suali işçiyi doğrulttu, çapasını yere dayattı:
- Kastamonuluyum beyim!
- Kastamonu’nun içinden misin?
- Hayır, köylüğündenim
- Askerlik yaptın mı?
- Yapmaz olur muyum?
- Harp gördün mü?
- Sakarya muharebesinde bulundum, İzmir alındıktan birkaç ay sonra tezkere aldım.
Pehlivan yapılı Sakarya gazisinin cevabından haz ve zevk duyduğu, fakat kendisini tanıtmak istemediği için olacak Atatürk’ün işçiye son sorgusu:
- Sen güreşir misin?
oldu. Bu suale kadar ciddi bir çehre ile gözünü kırpmadan cevaplarını veren işçi gülümseyerek mütevazi bir tavır aldı ve:
- Güreşmez miyim? dedi.
Ne yalan söyleyim; toprağı çapalarken yeri sarsan darbelerine şahit olduğum 30-35 yaşarında, gürbüz yaradılışlı, pişkin vücutlu, yay gibi atik ve tetik bakışlı, çelik bilekli Kastamonulu ile güreşmemi Atatürk’ün teklif edeceğinden heyecana düşmüştüm. Bereket versin başını gülerek bana çeviren Atatürk gözünü kırptı ve işçiye dönerek:
- Benimle güreşir misin? dedi.
Ben işçiye büyük muhatabını anlatabilmek imkanını ararken
Atatürk:
- Bırak çapanı, ileri gel!
emrinde bulundu. Bu emre tereddütsüz riayet eden Kastamonulu çapasını bıraktı, ilerledi ve el ense etmeye hazırlandı.
Ben seri bir hareketle işçinin arkasına geçerken Atatürk ile Kastamonulu güreşe tutuşmuşlardı. Atatürk’ü ciddiyetle, var kuvvetiyle saran ve sarsan Kastamonuludan kurtarmak için, Atatürk’e göstermeden ve hissettirmeden, bir çelme attım, Kastamonulu yere yıkıldı. Fakat hemen ayağa kalkan işçi mağlubiyeti saymadı. Kısa bir münakaşa oldu. Müşkül vaziyetteydim. İşçinin bir ayağımın dayandığı toprağın kaymasından dolayı yıkıldığına, yoksa benim bir müdahalem olmadığına dair teminat verdim.
Atatürk ile işçisi tekrar güreşmek üzere birbirlerinden ayrılabildiler. Kastamonulu katiyen Atatürk’ü tanımamıştı. İşçiden beş-on adım uzaklaştıktan sonra ufak bir mükafaat vermek için Atatürk’ün müsaadesini istedim. Bu gibi vaziyetler de cömert olan Atatürk’ün:
- Bir lira ver!
Demesi hayretimi uyandırdı. Teveccüh ve muhabettine güvenerek:
- Biraz sonra zat-i devletinizin kim olduğunu öğrenecektir. Tok gözlü ve alnının teriyle kazanmaya alışmış bu yurttaş sizin lütfunuzu hatıra olarak saklayacaktır. Bari işine yarayacak miktarda verirsek sevindirmiş oluruz, mütalaasında bulundum. Atatürk gülerek, fakat çok manalı kaşlarını çatarak:
- Bir lira yüz kuruştur. Az mı? buyurdular.
- Evet, yüz kuruş işçinin bir günlük yövmiyesidir, cevabında bulunarak sustum.
- Öyle ise on yövmiye ver! emrinde bulundular.
Döndüm, Kastamonuluya yaklaştım. On lirayı kendisine uzatırken bu sefer işçi
- Bu parayı bana niçin veriyorsun? Sualinde bulundu.
Koca Türk`ün sebepsiz para almayacağını hissettiğimden:
- Mintanın biraz yırtıldı da, yenisini alırsın
Diyerek parayı kabul ettirebildim. Bu hareket tarzımdan merakı artan işçi:
- Sen kimsin beyim? dedi.
- Ben tüccarım, fakat güreştiğin bey bu çiftliğin sahibidir
Diyerek Atatürk’ü tanımayı işçinin zekasına bıraktım ve büyük adama yetişmek üzere acele yanından ayrıldım. Onbeş yirmi dakika sonra aynı yoldan dönüyorduk. Kastamonulu işçi bizi görür görmez koşarak yanımıza geldi. Heyecanını saklayamıyordu. Hemen Atatürk’ün ellerine sarıldı ve öptü. Yüreğinin bütün samimiyetiyle:
- Demin Atamı tanıyamadım, beni affet. Ben hiç sizinle güreşebilir miyim? dedi.
Atatürk:
- Zararı yok, şimdi burada ikimiz biriz. Devlet ve milletin işleri başında ben senin büyüğünüm, babanım.
Buyurdular ve işçinin başını okşadılar..”
Atatürk’ün yakın arkadaşlarından Cevat Abbas Gürer’in bir anısı da bunu doğrulamaktadır. Rahmetli Gürer, “Sel Kitapları”nın “Atatürk Kütüphanesi” dizisinin 8. kitabı olarak yayınlanan “Yakınlarından Hatıralar” adlı eserde bir anısını şöyle nakleder:
“..Bir ağaç dibinin toprağını kabartan ve o civarda yalnız çalışan bir işçinin önünde Atatürk durdu. İşçiye o kadar yakındı ki, çapasının kalkıp inmesinden fırlayan toprakların küçük parçaları Atatürk’ün zarif ve düzgün ayakkabılarını okşuyordu. Önünde duran, karşısına dikilen bu kişiye işçi bakmadı bile. Bu vaziyette epeyce durduk ve seyrettik.
İşçi ne kendine ne de çapasına bir an dinlenme fırsatı vermiyordu.
Atatürk’ün: - Nerelisin çocuğum?..
Suali işçiyi doğrulttu, çapasını yere dayattı:
- Kastamonuluyum beyim!
- Kastamonu’nun içinden misin?
- Hayır, köylüğündenim
- Askerlik yaptın mı?
- Yapmaz olur muyum?
- Harp gördün mü?
- Sakarya muharebesinde bulundum, İzmir alındıktan birkaç ay sonra tezkere aldım.
Pehlivan yapılı Sakarya gazisinin cevabından haz ve zevk duyduğu, fakat kendisini tanıtmak istemediği için olacak Atatürk’ün işçiye son sorgusu:
- Sen güreşir misin?
oldu. Bu suale kadar ciddi bir çehre ile gözünü kırpmadan cevaplarını veren işçi gülümseyerek mütevazi bir tavır aldı ve:
- Güreşmez miyim? dedi.
Ne yalan söyleyim; toprağı çapalarken yeri sarsan darbelerine şahit olduğum 30-35 yaşarında, gürbüz yaradılışlı, pişkin vücutlu, yay gibi atik ve tetik bakışlı, çelik bilekli Kastamonulu ile güreşmemi Atatürk’ün teklif edeceğinden heyecana düşmüştüm. Bereket versin başını gülerek bana çeviren Atatürk gözünü kırptı ve işçiye dönerek:
- Benimle güreşir misin? dedi.
Ben işçiye büyük muhatabını anlatabilmek imkanını ararken
Atatürk:
- Bırak çapanı, ileri gel!
emrinde bulundu. Bu emre tereddütsüz riayet eden Kastamonulu çapasını bıraktı, ilerledi ve el ense etmeye hazırlandı.
Ben seri bir hareketle işçinin arkasına geçerken Atatürk ile Kastamonulu güreşe tutuşmuşlardı. Atatürk’ü ciddiyetle, var kuvvetiyle saran ve sarsan Kastamonuludan kurtarmak için, Atatürk’e göstermeden ve hissettirmeden, bir çelme attım, Kastamonulu yere yıkıldı. Fakat hemen ayağa kalkan işçi mağlubiyeti saymadı. Kısa bir münakaşa oldu. Müşkül vaziyetteydim. İşçinin bir ayağımın dayandığı toprağın kaymasından dolayı yıkıldığına, yoksa benim bir müdahalem olmadığına dair teminat verdim.
Atatürk ile işçisi tekrar güreşmek üzere birbirlerinden ayrılabildiler. Kastamonulu katiyen Atatürk’ü tanımamıştı. İşçiden beş-on adım uzaklaştıktan sonra ufak bir mükafaat vermek için Atatürk’ün müsaadesini istedim. Bu gibi vaziyetler de cömert olan Atatürk’ün:
- Bir lira ver!
Demesi hayretimi uyandırdı. Teveccüh ve muhabettine güvenerek:
- Biraz sonra zat-i devletinizin kim olduğunu öğrenecektir. Tok gözlü ve alnının teriyle kazanmaya alışmış bu yurttaş sizin lütfunuzu hatıra olarak saklayacaktır. Bari işine yarayacak miktarda verirsek sevindirmiş oluruz, mütalaasında bulundum. Atatürk gülerek, fakat çok manalı kaşlarını çatarak:
- Bir lira yüz kuruştur. Az mı? buyurdular.
- Evet, yüz kuruş işçinin bir günlük yövmiyesidir, cevabında bulunarak sustum.
- Öyle ise on yövmiye ver! emrinde bulundular.
Döndüm, Kastamonuluya yaklaştım. On lirayı kendisine uzatırken bu sefer işçi
- Bu parayı bana niçin veriyorsun? Sualinde bulundu.
Koca Türk`ün sebepsiz para almayacağını hissettiğimden:
- Mintanın biraz yırtıldı da, yenisini alırsın
Diyerek parayı kabul ettirebildim. Bu hareket tarzımdan merakı artan işçi:
- Sen kimsin beyim? dedi.
- Ben tüccarım, fakat güreştiğin bey bu çiftliğin sahibidir
Diyerek Atatürk’ü tanımayı işçinin zekasına bıraktım ve büyük adama yetişmek üzere acele yanından ayrıldım. Onbeş yirmi dakika sonra aynı yoldan dönüyorduk. Kastamonulu işçi bizi görür görmez koşarak yanımıza geldi. Heyecanını saklayamıyordu. Hemen Atatürk’ün ellerine sarıldı ve öptü. Yüreğinin bütün samimiyetiyle:
- Demin Atamı tanıyamadım, beni affet. Ben hiç sizinle güreşebilir miyim? dedi.
Atatürk:
- Zararı yok, şimdi burada ikimiz biriz. Devlet ve milletin işleri başında ben senin büyüğünüm, babanım.
Buyurdular ve işçinin başını okşadılar..”