__nUrAy__
Usta
Bizi bu kentten alıp götürecek bir otobüs bekliyorduk birlikte...
Ve sen de benim gibiydin; anlıyor, seziyordum bunu... Hiç sevmemiştin bu yalnız kenti... Ve bu terk ediş yeni bir başlangıç demekti senin için de...
Oturacağım ‘26 numaralı’ koltuk yeni düşler, yeni yarınlar sunacaktı bana... Ve bekliyorduk işte şimdi seninle, aynı anda iki ayrı yalnızlığı yaşayarak ayrı ayrı sessizce; yarınımızı...
Ve bu yalnız kentin bana verdiği tek güzel şeydi senin varlığın şu an benim için... Birlikte bindik otobüse... Bir an önce kurtulmalıydık bu yalnız kentten... Ve şimdi daha da sabırsız bir hüzünle bekliyorduk hareket etmesini otobüsümüzün... Bitiyordu işte dün... Ve biliyorduk; dün, bugün veya yarın, sizin hızınızla görecelenen, algılanılan kavramlardı... Ve şimdi biz bu otobüse binerek, bu durağan kente göre daha hızlanarak yani, hareketi yakalayacak, ve aldığımız mesafeye, yaptığımız yer değiştirmeye göre biraz daha ‘yarın’ olacaktık... Sadece birkaç dakika kalmıştı bu kaybetmişliğimizin kentini bizsiz bırakmaya... Ve diğer yolcularda biniyordu işte tek tek otobüse; yeni yarınımıza biraz daha yaklaşıyorduk yavaş yavaş... Sonra birden bu kentin yalnızlığını yenmiş suratlı bir adam durdu senin oturduğun koltuğun yanında... “Pardon” dedi... Yalancı bir utançla çıkıyordu sesi: “Sanırım burası benim yerim küçük bayan...” “Hayır!..” dedin... “Benim biletim var ama...” İkinizde biletinizi çıkardınız... Adam haklıydı... Senin biletin bir saat öncesine aitti... Özür diledin... Çocuksu bir utanç vardı yüzünde... Otobüsten inmek için hareketlendin...Ve sonra birden durdun... “Bayım” dedin... “Size teşekkür ederim... Az önce beni hayatımın hatasını yapmaktan kurtardınız... Bu otobüse binecek ve dünümü terk edip gidecektim... Ama izin verilmiyor buna... Bu bir işaretti benim için... Bu kentte kalmalıyım... Size minnettarım...” Hiçbir şey anlamamışlığın boşluğuyla bakıyordu yaşlı adam sana... Ve sen onun yanağına bir öpücük kondurarak, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle, gözyaşları içinde indin otobüsten... Hızlı adımlarla döndün yalnız kentine, oysa yanılıyordun işaret filan değildi bu... Bu kent durağan, döngüsel bir kentti ve bir saat öncesi veya bir saat sonrası yoktu gerçekte bu kentte, bir saat sonra bineceğin başka herhangi bir otobüsle ulaşacağın yarın bizim bu otobüsle ulaşacağımız yarınla aynı yarındı...
“Eh” dedim otobüsün camından sana bakarken,
“biliyordum zaten; bu kent çok adi, gıcık bir kentve son adiliğini de yaptı işte...”
Tanımadığım sevgilim...
Dileniyorum bu sensiz sokakta yıllardır... Ve korkuyorum, bir gün yolunun bu sensiz sokağa düşmesinden ve beni dilenirken görmenden...
Ve Tanrım!.. İşte buradasın!.. Bu sensiz sokağa getiriyor seni adımların... Ve görüyorsun beni dilenirken; şaşırıyorsun... Bir parça ‘ekmek parası’ atıyorsun önüme, ellerin titreyerek... Evine dönene kadar bekliyorsun ağlamak için; kalbimdeki sarı kadın saçlarını fark ediyorsun... Eskisinden daha çirkinsin, ve şimdi eskisinden daha çok istiyorum karikatürünü çizmeyi...
Peşinden gitmek istiyorum...
Ayak izlerini arıyorum yerde:
Ayak izlerini takip etmeli ve seni bulmalıyım... Fakat ardında hiçbir ayak izi bırakmıyorsun sen yürürken... Seni takip edip seni bulmama izin vermiyorsun... Oysa, giderken ardımızda ayak izlerimizi bırakmaya söz vermiştik ayrılırken...
Yalnızım yine her zamanki gibi... Ve yine her zamanki gibi karnımı acıktırıyor yalnızlık...
Seni görüyorum sonra birden, sonsuz karanlığımla baş başa bir yemek yemek için girdiğim bu küçük lokantada... Ve âşık oluyor seni gördüğü o an sonsuz yalnızlığım dudaklarına... Yanına oturuyorum sessizce...
“Dudaklarınız... Dudaklarınız beni kendine bağladı” Küçük bir tebessüm beliriyor bensiz dudaklarında... Ve sonra çatalımı dudaklarına batırıyorum... Ve yemeye başlıyorum..."
Ve sen de benim gibiydin; anlıyor, seziyordum bunu... Hiç sevmemiştin bu yalnız kenti... Ve bu terk ediş yeni bir başlangıç demekti senin için de...
Oturacağım ‘26 numaralı’ koltuk yeni düşler, yeni yarınlar sunacaktı bana... Ve bekliyorduk işte şimdi seninle, aynı anda iki ayrı yalnızlığı yaşayarak ayrı ayrı sessizce; yarınımızı...
Ve bu yalnız kentin bana verdiği tek güzel şeydi senin varlığın şu an benim için... Birlikte bindik otobüse... Bir an önce kurtulmalıydık bu yalnız kentten... Ve şimdi daha da sabırsız bir hüzünle bekliyorduk hareket etmesini otobüsümüzün... Bitiyordu işte dün... Ve biliyorduk; dün, bugün veya yarın, sizin hızınızla görecelenen, algılanılan kavramlardı... Ve şimdi biz bu otobüse binerek, bu durağan kente göre daha hızlanarak yani, hareketi yakalayacak, ve aldığımız mesafeye, yaptığımız yer değiştirmeye göre biraz daha ‘yarın’ olacaktık... Sadece birkaç dakika kalmıştı bu kaybetmişliğimizin kentini bizsiz bırakmaya... Ve diğer yolcularda biniyordu işte tek tek otobüse; yeni yarınımıza biraz daha yaklaşıyorduk yavaş yavaş... Sonra birden bu kentin yalnızlığını yenmiş suratlı bir adam durdu senin oturduğun koltuğun yanında... “Pardon” dedi... Yalancı bir utançla çıkıyordu sesi: “Sanırım burası benim yerim küçük bayan...” “Hayır!..” dedin... “Benim biletim var ama...” İkinizde biletinizi çıkardınız... Adam haklıydı... Senin biletin bir saat öncesine aitti... Özür diledin... Çocuksu bir utanç vardı yüzünde... Otobüsten inmek için hareketlendin...Ve sonra birden durdun... “Bayım” dedin... “Size teşekkür ederim... Az önce beni hayatımın hatasını yapmaktan kurtardınız... Bu otobüse binecek ve dünümü terk edip gidecektim... Ama izin verilmiyor buna... Bu bir işaretti benim için... Bu kentte kalmalıyım... Size minnettarım...” Hiçbir şey anlamamışlığın boşluğuyla bakıyordu yaşlı adam sana... Ve sen onun yanağına bir öpücük kondurarak, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle, gözyaşları içinde indin otobüsten... Hızlı adımlarla döndün yalnız kentine, oysa yanılıyordun işaret filan değildi bu... Bu kent durağan, döngüsel bir kentti ve bir saat öncesi veya bir saat sonrası yoktu gerçekte bu kentte, bir saat sonra bineceğin başka herhangi bir otobüsle ulaşacağın yarın bizim bu otobüsle ulaşacağımız yarınla aynı yarındı...
“Eh” dedim otobüsün camından sana bakarken,
“biliyordum zaten; bu kent çok adi, gıcık bir kentve son adiliğini de yaptı işte...”
Tanımadığım sevgilim...
Dileniyorum bu sensiz sokakta yıllardır... Ve korkuyorum, bir gün yolunun bu sensiz sokağa düşmesinden ve beni dilenirken görmenden...
Ve Tanrım!.. İşte buradasın!.. Bu sensiz sokağa getiriyor seni adımların... Ve görüyorsun beni dilenirken; şaşırıyorsun... Bir parça ‘ekmek parası’ atıyorsun önüme, ellerin titreyerek... Evine dönene kadar bekliyorsun ağlamak için; kalbimdeki sarı kadın saçlarını fark ediyorsun... Eskisinden daha çirkinsin, ve şimdi eskisinden daha çok istiyorum karikatürünü çizmeyi...
Peşinden gitmek istiyorum...
Ayak izlerini arıyorum yerde:
Ayak izlerini takip etmeli ve seni bulmalıyım... Fakat ardında hiçbir ayak izi bırakmıyorsun sen yürürken... Seni takip edip seni bulmama izin vermiyorsun... Oysa, giderken ardımızda ayak izlerimizi bırakmaya söz vermiştik ayrılırken...
Yalnızım yine her zamanki gibi... Ve yine her zamanki gibi karnımı acıktırıyor yalnızlık...
Seni görüyorum sonra birden, sonsuz karanlığımla baş başa bir yemek yemek için girdiğim bu küçük lokantada... Ve âşık oluyor seni gördüğü o an sonsuz yalnızlığım dudaklarına... Yanına oturuyorum sessizce...
“Dudaklarınız... Dudaklarınız beni kendine bağladı” Küçük bir tebessüm beliriyor bensiz dudaklarında... Ve sonra çatalımı dudaklarına batırıyorum... Ve yemeye başlıyorum..."