Bugün Çarşamba! Yani haftanın ortası... Resmen bir "değnekle vurulmuş gibi ayakta durmaya çalışan" gün. Pazartesi'nin o sinir bozucu enerjisi gitmiş, ama Cuma'nın o heyecanlı dansı daha başlamamış. Çarşamba, "eh işte" diyebileceğimiz o tatlı mı tatsız mı belirsiz arkadaşımız gibi.
Mesela, sabah alarm çaldığında o kadar da zorlanmadım yataktan kalkmak için. Hani pazartesi olsa sanki yorgan beni yutmaya çalışırdı. Ama bu Çarşamba, "tamam, kalk hadi, bir şey yapmayacağım" der gibiydi.
İş yerinde de durum aynı: Ne çok yoğunum, ne de boş boş oturuyorum. Sanki bir simülasyondayım. "Şu maili cevapla, şu toplantıya gir, kahveni al, sanki bir şey olacakmış gibi yap." Gün boyunca bir şeyler yapıyorum ama ne yaptığımı tam olarak anlamıyorum. Belki de Çarşamba'nın sırrı budur: Anlam aramamıza gerek yok.
Öğle yemeğinde de durum farklı değil. "Ne yesem ki?" sorusuna verdiğim cevap, genellikle o günün menüsünde ne varsa o oluyor. Yani, "Çarşamba'ya özel olarak yaratılan öğle yemeği" yok. Ama olsun, karnımı doyuruyor en azından.
Akşam eve geldiğimde de yorgunluğum belli belirsiz. Ne çok enerjiyim, ne de bitmişim. Sanki bir "bekleme modu"ndayım. Televizyonda rastgele kanalları gezerken, bir ara kendime "Bugün Çarşamba değil miydi ya?" diye soruyorum. Sanki Çarşamba, hayatımızda varlığıyla yokluğu bir olan gizemli bir gün.
Ama en azından şunu biliyoruz: Perşembe yaklaşıyor! Yani yarın "neredeyse Cuma" günü! İşte bu düşünce bile Çarşamba'yı katlanılabilir yapıyor. O yüzden, Çarşamba sen ne kadar garip olsan da, seni kabul ediyoruz. Sonuçta, her günün kendine has bir "acayip"liği var, değil mi?